Ana SayfaÖncekiSonraki


 
 ::..  yaşamak

Gülmek, "saftır" denme riskini göze almaktır. Ağlamak ,duygusal görünme riskini... Birine yakınlaşmak kendini kaptırma riskini göze almaktır. Sevdiğini söylemek ise sevdiğini yitirme... Duygularını açmak kendini ortaya koyma riskini göze almaktır... Düşüncelerini söylemek ise "köyden kovulma" riskini göze almak... Umutlanmak, hayal kırıklığına uğrama; sevmek, karşılık görememe riskini göze almaktır. Ama riskler alınmalıdır. Çünkü hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır.
Çünkü yaşamak, "ölmek" riskini göze almaktır....

 

 ::..  gidersen yıkılır bu  kent

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
üşür müydük nar çiçekleri ürperirken

Gidersen kim sular fesleğenleri
kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
sustuğun yerde birşeyler kırılıyor
bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
öpüştüğümüz yerde birşeyler kırılıyor
bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
öpüştüğümüz heryer adınla anılıyor
bir de seni ekliyorum susuşlarıma

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
geriye mapusaneler kalır, paslı soğuklar
adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız
yüreğimize alırız onları, ısıtırız
gardiyan olmayız kendi ömrümüze her akşam

Gidersen kar yağar avuçlarıma, üşürsün
bir ceylan sessizliği olur burada aşklar

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
yangınları anımsatıyor genç ölülere artık

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
bir tufan olurum sustuğun her yerde
 

 

 ::.. sevgi


Sevgi üç türlüdür Japon düşünür Masumi Toyotome'nin sevgi üzerine söyledikleri.
"Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye başlıyor Toyotome. "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?" diye soruyor.. Sonra anlatmaya başlıyor..
"Sevgi üç türlüdür!.."
Birincinin adı "Eğer" türü sevgi!.. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar..
Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor. Bir şarta bağlı sevgi.. Karşılık bekleyen sevgi.. "Sevenin, istediği birşeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar.. "Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı birşey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.
Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar.. "Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!.." İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome.. İlginç değil mi?..
İkinci türe geçiyoruz. "Çünkü" türü sevgi..
Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. "Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.." "Seni seviyorum. Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki.." Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş bir şeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana.. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler. "O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome.. "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var.. Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu.. Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği.. "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar. İkincisi de.. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endişesidir. Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı.. Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını.. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş.. Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor..
Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."
Ve işte sevgilerin en gerçeği!..
"Üçüncü tür sevgi benim 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" diyor yazar.
Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu.. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgi de değil.
Bu üçüncü tür sevgide, insan "Bir şey olduğu için" değil, "Bir şey olmasına rağmen" sevilir.
Güzelliğe bakar mısınız?.. Rağmen sevgi.. Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" sever!.. "Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile.." Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor. Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?.. Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. "Şu soruma cevap verin" diyor. "Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.." Devam ediyor Toyotome.. "Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmez miydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?." "Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor: "Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi.. "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."
Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.. "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor.. Anlatıyor.. "Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ama o da aynı şeyi başkasından beklemektedir." Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz..
Hani nerede?.. Hepsi o..
Ve asıl çarpıcı cümle en sonda..
"Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."

 

 ::..  biz olsa idik

Eğer bu koy bizde olsaydı;
İlgili zevata temel attırmak sureti ile hemen iki tane konut yapı  kooperatifi kurar, projede iki katlı ama gerçekte dört katlı ve sağdan   soldan çıkmalı, kanalizasyonu direkt denize deşarjlı binalar inşa ettirip ön bahçesinde mangal yakıp arka bahçesinde tavuk beslerdik.
Bu arada, deniz kenarında içlerinden paslı demirler fırlamış yarı beton yarı tahtadan uzantılar üzerinde restoran ve bar açıp, ne yapıp edip bir  yol inşa ederek, arabaların deniz kenarına kadar girerek mafyanın  işlettiği aynı zamanda "iç-dış yıkama" da yapılan, müşterilerin para  ödemeden kaçmalarını engellemek için etrafı paslı zincir ya da dikenli tel ile çevrilmiş bir otoparka park etmelerini sağlardık.
İnsanlar, bedavaya havlu sermek yasak olduğu için, bu plajda o yörenin belediye başkanının yeğeninin neredeyse bir gecelik otel fiyatına kiraya verdiği "kola ya da dondurma şemsiyelerinin altındaki şezlonglarda yatarlardı.
Başkanın bir başka akrabasının ya da encümenden başka birinin çalıştırdığı "döner dumanlı" büfeden günlük yeme ve içme ihtiyaçlarınızı neredeyse küçük bir ailenin bir haftalık "mutfak masrafı" kadar bir bedelle karşılayabilirdiniz.
Sağ ve sol taraftaki yalçın kayalıkların üzerinde ise çevredeki otel, pansiyon, diskotek, hamam gibi bilumum tesislerin, kocaman renkli yazılarla yazılmış reklamları olurdu.
Kumsalın bir bölümü ise başka "akıllı bir yatırımcı" tarafından "Su  Sporları" merkezine dönüştürülür ve insanların kano ile gezmek, su  paraşütü, banana, jet ski gereksinimleri karşılanarak spor yapmaları sağlanırdı.
Sol iç tarafta kalan gölge kısım ise açık tuvalet ve çöp merkezi olarak planlanıp kullanılabilirdi.
Sağ üst köşedeki çamları da yakardık...

 

 ::..  sen
bu imkansızlıklar
bu yaralar
hepsi,
hepsi insan işi
sevda diye bağıran yüzün,
bir kitabın en sır satırını
okuyan sesin,
beni bana düşman eden,
ağlamaklı gecelerimin
tek temsilcisi
ve hiçbir yerde şubesi
olmayan yüzün
yani baştan ayağa sen..

 

 ::..  yaşamak

Gülmek, "saftır" denme riskini göze almaktır. Ağlamak ,duygusal görünme riskini... Birine yakınlaşmak kendini kaptırma riskini göze almaktır. Sevdiğini söylemek ise sevdiğini yitirme... Duygularını açmak kendini ortaya koyma riskini göze almaktır... Düşüncelerini söylemek ise "köyden kovulma" riskini göze almak... Umutlanmak, hayal kırıklığına uğrama; sevmek, karşılık görememe riskini göze almaktır. Ama riskler alınmalıdır. Çünkü hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır.
Çünkü yaşamak, "ölmek" riskini göze almaktır....

 

 ::..  tükeniş

gül yada kana,,, yaşıyorsam! işte dönüp bu talan evlere, savrulup susan küllere dolanıp, eksilip ağırlaşarak (yanıma, yöreme sokul, gerçeğime düş de gör, gök gürülder, sen beni gidişte gör). Sana sılam diyorsam sılam; ürkek bir serçe yüreğinde de vardı, diyorsam deştiler bağrımı, yüreğim kaldı... Bu yüzden öfkem bir cehennem boyunda...

 

 ::..  iki melek


Cevabı ömür süren bir soru bıraktım sana
Mendili kan kokan sevgili arkadaşım
Usta bakışların keşfettiği rahatlıkla arkama yaslandım
elimde şah mat yüzüğümde tek taş siyanür
adınla bulanan bir aşkın, bir maceranın
macerasında
yolun sonunu söylüyordu
günahkar iki melek olan sağdıçlarım...

 

 ::..  çılgın ve çirkin


geliyor muşun 
pencerelerde yaz 
ve bileklerimde bayat bir intihar 

oysa ölünecek bir şey yokmuş 
gidince sen 
yaşanacak bir şey olmadığı kadar 

yanıyormuşum 
vardığım yere bırakıp kendimi 
atlasında yeryüzünün; 
çılgın ve çirkin 
ve hüzünle oyalanan 
yüreğimde kül tadı nice yangından kalan... 

ölüyormuşum 
senin saçların uzuyormuş üstelik 
ölünce ben 

 

 ::..  güneşi içenlerin türküsü
Bu bir türkü:- toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:- alev bir saç örgüsü!
kıvranıyor; kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim!
en de içtim toprak çanaklarda güneşi.
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik!
Sıçradık; şimşekli rüzgarlara bindik!.
Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını!
AKIN VAR GÜNEŞE AKIN!
GÜNEŞİ ZAPTEDECEĞİZ
GÜNEŞİN ZAPTI YAKIN!
Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların gözyaşlarını
boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!
İşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten düşen ateşe fırlat; yüreğini yüreklerimizin yanına at!
AKIN VAR GÜNEŞE AKIN!
GÜNEŞİ ZAPTEDECEĞİZ GÜNEŞİN ZAPTI YAKIN!
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neşemiz sıcak! kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan o... kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz güneşe doğru!
Ölenler dövüşerek öldüler; güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

 

 ::..  bir martıyı ağlattın sen
bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık
kütür kütür küfrediyor gece imanıma
bir yaprak kırılıp suya düşüyor
su yaralanıyor su kanıyor şelale!

ah nasıl titredim tensiz
bir piyanist büküldü sanki
kesişen ayrışık doğrular gibi
çarpışıverdim yüzünle. Yüzün
öyle düzgün suna bir elyazısı
yüzün yüzüme aksedince
yüzün ayna alnımda
yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!

bitmemiş bir ömrün yalanısın
sen: kabuslarımın tabiri
çocukluğumun arta kalanısın!
öldüreceğim kendimi dudaklarınla
dudakların etle, şehvetle seferber
sen! bana inen son kutsal kitap
son fakir yatır
son aciz peygamber!

bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık...

 

 ::..  sana

Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp , geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın. Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Herhangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de uğurlama. O yüreğin gerçek sahibiydin. Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya... Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Çiçek çiçek açtın yüreğimde. Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında.  Taze bir yaprak gibi yeşildin. Açalyaydın pembeliğinle. Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün. Kırmızıydın bir ateş gibi. Ve maviydin... En çok bu renkle  anmayı sevdim seni. Denize tutkundum, denizi sensiz, seni de denizsiz düşünemedim. Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da... Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni öylesine güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle...  Her şeye rağmen sevdim seni. Güçlüydüm ve aşamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim. Sen elimden tuttuğunda, patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi. Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim. Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim. Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm. Ve o göle bir tek sen girebilirdin. Sevdim ve hayrandım da... Her halin çekti beni. Duruşunu, uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu, olgunluğunu sevdim. Sesini de sevdim suskunluğunu da. Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman. Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı. Seni severken yorulmadım. Çünkü sen yaşam kaynağıydın. Her gün yenilendim. Seninle çoğaldım, büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa tamamladın. Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin.
Sevdim işte ötesi yok...

 

 ::..  sustur beni
Dilimde keskin bir bıçak gibi gezin
Ben ki ölümsüzlüğe inanırım bilirsin
Ben ki şiirlere
Sustur beni, kaldır beni, öp beni ağzımdan
Sustur beni
Bir gün vuracaklar beni biliyorum
Tam sana sarılmışken tam sırtımdan
Döne döne girecek bir kurşun tam sırtımdan
Gecenin en karanlık yerinde yedi el silah sesi
Yedi damla kan dökülecek dudaklarına
Dudaklarımdan ......

 

 ::..  sana akıyorum..!

Sana akıyorum, hiçbir şey bu akışı geri çeviremiyor. Çünkü sen her taraftasın. Sağımda, solumda, arkamda, karşımda. Ne yana dönsem, ne yana yol almaya kalsam ulaşılacak her noktada sen duruyorsun. Sana akıyorum, çünkü senin yolunda yürüyorum. Önüme çıkan hiçbir sapak, hiçbir kavşak ilgilendirmiyor beni. Yürümenin en zor olduğu yol bu belki de. Ama tozundan, toprağından çakıllından, çalısından şikayetçi değilim ben bu yolun. Sana ulaşmak için attığım her adımla mutlu oluyorum. Sana akıyorum, çünkü hayatın akışı kadar doğal sana akışım. Doğa, her cinsin yaşayabilmesi için nasıl kurallar koymuşsa, benim yaşamamın da var olmamın da kuralı sensin. Sana akıyorum, çükü sesin de cisminde kuşatmış durumda beni. Senin kuşatmana karşı savunma yapmıyorum. Kalemin bütün kapıları açık. Yıkıcı bir kuşatma olmadığını biliyorum. Böyle bir teslimiyet rahatsız etmiyor beni. Sana akıyorum, çünkü yüzüne gözlerin, ellerine baktıkça kendimi görüyorum. Sesine yüklediğin gizli anlamları çözerken hep kendimden bir şey buluyorum. Sana akıyorum, çünkü paylaşacak daha çok şeyimiz var. Bugüne kadar paylaştığımız her şey, daha sonra paylaşacaklarımızın da habercisi. Hayatın herhangi bir yerinde bir çiçeği birlikte tutup, birlikte koklamak, sonra o kokunun bize verdiği hazla sıkı sıkı sarılmak istiyorum sana. Sana akıyorum, çünkü bir insanı tutkuyla, beklentisiz, delice sevmenin ne anlama geldiğini biliyorum. Birini böyle seveceksem, bu sadece sen olmalısın. Sana akıyorum, çünkü seninle yaşamak sonu hiç gelmeyecek bir şölene benziyor. Bu şölenin tadını çıkarıyorum. Böylesine keyifli, böylesine eğlenceli bir şöleni yarıda bırakıp gitmek istemiyorum. Sana akıyorum, çünkü “hayatın uslanmaz ruhusun” sen. İşte ben bu ruha aşığım aslında. Seninle yenileniyorum, seninle yüreğime çöreklenmiş ne kadar kötülük varsa hepsinden bir anda arınıyorum. Sana akıyorum. Bütün coşkumla... aşka dair ne varsa benimle birlikte onlar da karıyor sana. Benim gibi coşkun bir denizi aktığı yolu çok iyi bilen bir ırmağa çevirebilecek tek güç sendin. Orada kal. Ayrılma yolumun üzerinden. Sana ulaşamasam bile bu yolda olmak da yeterli bana.

 

  ::..  sen yoktun..! 

Ciddi kararlar alıyorum, ciddiyetsiz ciddi kararlar. Sevgimin paylaşılmazlığının büyüklüğünden seni terk etmenin eşiğine gelen beynim bu kararları alıyor, buna mantıklı kararlar diyorlar, İçimdeki çocuğun ölümünden sonra daha kolay oluyor daha acımasız kararlar alabiliyorum. Göğsümün tam ortasında hazımsız sızı büyüdükçe büyüyor böylece. Sevdiğim insanları kırmak zor değil insan güdülerimin ortaya çıktığını yaşıyorum.
O gittiğin geceden sonra başladı çocuk can çekişmeye. Soğuk odamda saatlerce masanda oyalanışını silip atamıyordum benliğimden, zordu, yoktun, gelmeyecektin yarı karanlık bir sabahı karşıladım en son oturuşunu izlediğim kanepenin üzerinde. Sevdiğim pazar kahvaltısını hazırlamam anlamsızdı, bin yılı bitirdim gün bitiminde. Bin yıl beklediğin oldu mu seninde...?

 

  ::..  içimizdeki yanardağ..! 

Siz uyurken başınızda nöbet tutmak istiyorum. Karanlık pusulardan korumak istiyorum düşlerinizi. Biz bir doğumun iki ucuyuz ve bir karanfil gibi büyüttük yüreğimizi. Bir karanfil hayata sevdalı. Bir karanfil özgür şarkılar için. Şarkılarınızda bana da yer açın ve daha da genişlesin avuçlarımdaki harita. Serip o haritayı yemek yediğimiz masaya savaş planları yapalım birlikte. Aşk bir savaştır ve iki kişilik bir ordu bile yeter zafer kazanmaya. Beni zaferinize kabul edin... Ben aşkınının militanıyım. Çekip fünyesini kalbimin aramızdaki engellere doğru koşuyorum. Birazdan büyük bir patlamayla aydınlanacak gece ve o bir saniyelik aşk en uzun hayatlardan daha uzun kalacak yeryüzünde. Bana kutsallarım için ölmeyi öğretin ve ben hiç sönmeyen bir ateşe avuçlarımızı uzatmanın güzelliğini haykırayım sana. Bütün güzellikleri haykırayım sesim bir sarhoşun hiç ayılmak istemeyen gözleriyle tarif edilsin. Fakat hiç kimsenin tarif etmesine izin vermeyelim içimizdeki yanardağı... Beş parmağın beşide birdir birbirimize uzattığımız elde ve tut kalbimi sıkmaktan dolayı terlemiş ellerimi, tut ve onlara dünyayı tanıt. Bütün toprakları, bütün ağaçları, bütün hayvanları, bütün çiçekleri, bütün köyleri, bütün ışıkları, bütün sesleri tek tek tanıt ellerime. Siyah Sim ışıltılarını anlat ellerime... Seni kavgamın kenar mahallesine davet ediyorum Sevdam.! ve kavgamızın kanatlarına kanatlarımı eklemek istiyorum. Uçmak özgürlük sevdalılarının işidir. Özgürlük sevdalılarının işidir yüksek duvarların ardındaki bahçelerden meyve çalmak ve aşkı tanıtmak Sende insanlığa.

 

 ::..  içimizdeki yanardağ..! 
Ben herkesi terk ettim... Ne ailem, ne dostlarım, ne yakınlarım var... Seninse bir işin, sevenlerin var...Benimse senden başka kimsem yok... Ama senin bundan haberin yok. Sen normal hayatını sürdürüyorsun. Arkadaşların arıyor. Şairin dediği gibi, evinde güneş hiç batmıyor... Bense kimsesiz çocukluğuma sarılmış, kıyasıya üşüyorum...
Sen beni aramıyorsun ya... Sen galip ve güçlüsün ya... Sen uzak bahçelerde soğuk toprakların altında ölü köpeğini bir kez olsun ziyaret etmiyorsun ya... Ben de benim gibi alabildiğine sevmiş, ama beklediğini bulamamış, hep terkedilmiş, hep yarı yolda çocukluğuyla birlikte karanlık bir gecenin ortasında bırakılmış, aşkla yaralanmış arkadaşlarımı, yakınlarımı arıyorum telefonla... Onlara çektikleri acıları soruyorum. Hiçbir şey söylemiyorlar bana, uzak bir yerden susuyorlar sanki... Çok acı çektiklerini seslerindeki ıssızlıktan anlıyorum. Kanayan sesim bu ıssızlıkta yankılanıyor. Bencillik mi, umutsuzluk mu bu bilmiyorum, ama aşk acısıyla yankılanan her ses bana seni hatırlatıyor.
Aşk bir boşlukta durmadan çırpınıştır sevgili... Bunu senin varlığın öğretti bana. Aşk bir boşlukta inadına çırpınıştır... Bunu senin yokluğun öğretti bana. Yine ben arıyorum. Sen beni arayacaktın, dayanamadım ben aradım. Telefonun kapalı yine... Yine o aşağılık kadınlar ve erkekler... Yine "Aranan aşka ulaşılamıyor" diyen gaipten gelen sesler... Evet, geç oldu. Kim bilir saat gecenin kaçı... Uyuman lazım... Sabah dinlenmiş ve sağlıklı uyanmalısın...Yapman gereken işler var; yoğunsun, biliyorum... Sen Tanrı'sın ya, senin her yere yetişmen lazım... Bense buradayım, beni bıraktığım imkansız ve uzun gecede... Gidecek hiçbir yerim yok... Beklediğim bir sabah da yok... Kimseye yetişmek zorunda değilim. Çünkü, gerçeklerden nefret ediyorum. Beni senden alıp koparan bu dünyadan nefret ediyorum. Yapabildiğim tek şey seni düşünüp ağlamak... İp gibi akıyor gözyaşlarım... Dudaklarımda toplanıyor önce, sonra da ağzımın içine giriyor. Gözyaşlarımın tadının ne kadar güzel olduğunu anlatacak kimsem bile yok...
Aşk soyludur, gizemlidir, sessiz ve derinden yaşanır; ama bazen acısı öylesine zorlar ki insanı , bunu olsun birine anlatmak ister.Ama bulamaz. Yoktur... Herkes gelecek olan sabaha hazırlanmak için bu dünyayı kabullenmiştir. İşte bu kabulleniştir beni çılgına çeviren; bu kabulleniştir bende ne kadar uslu, boyun eğmiş, her hesaplaşmayı sonraya erteleyen ne kadar sabır ve incelik varsa, içimden kanatarak söküp atmaya çağıran. O anda sevgili yoktur gözümde, o an sen yoksundur... Aşkından ve umutsuzluğundan soluksuz kalan bir at gibiyimdir. Rakip tanımayan, ama çaresizliğinden ne tarafa koşacağını bilemeyen bir at... Öfkesi ve aşkı ona zaman kaybettirir; bütün yarışlardan çıkartılır. Ama onun derdi bu değildir; o boğuluyordur; bütün yarışların ve bütün hesapların dışında kalmıştır, ama onun öfkesi başkadır... Onu bu hale getireni delice özlüyor ve bu yüzden soluk alamıyordur. Bu umutsuzluktan çıkabilmek için şuursuzca, ne yaptığını bilmeden en güçlü, en hayati damarını dönüp ısırır. Biraz olsun soluk alabilmek için, geriye dönüşsüz bir şekilde ısırır kendini...
İşte ben de o at gibiyim... Çıldırmışım sensiz bu gecede, bu günlerde... Soluk alabilmek için en hayati damarımı ısırıp kopartmaktan başka çarem yok... Çünkü o at gibi ben de bu dünyanın ritmine uyamıyorum. Bu dünyanın ayak oyunlarına, soğukkanlılığına... Neyin doğru, neyin yalan olduğuna bir türlü inanamıyorum...Her söylenene hemen inanıyor, hemen kalbimi ortaya koyuyorum... O mağrur, o kimsesiz kalbimi...
Bazen dünyada bunca aç insan varken, savaşlarda haksız yere ölen bunca insan varken, sadece seni düşünüyor olmaktan utanmam gerektiğini düşünmüyor değilim. Ama inan hiç utanmıyorum. Çünkü ben seni böyle umutsuzca sevdikçe, o aç insanları, o savaşta hayatını yitiren insanları daha iyi, daha derinden anlıyorum. Onların benden farkı yok ki... Ben de açım... Her saniye sevgisizlikten soluğum kesiliyor... Tıpkı açların olduğu gibi... Her saniye soluğum umutsuzluktan kesiliyor... Tıpkı savaştan ölenler gibi... Açlık ve savaş aslında kalplerde başlıyor ve kalplerde sürüyor. Herkes birbirini bir şekilde öldürüyor. Bazen aç bırakarak, kimi kez siperlerde kurşunlayarak... Bazen de sevgisine karşılık vermeyerek... SUSARAK öldürüyor.
Kim olduğunu, sevip sevmediğini, aşktan ne anlayıp ne anlamadığını, yarından ne beklediğini anlatmayarak ve herşeyi bir sonraki güne erteleyerek, ben seni sonra ararım, şu an çok meşgulüm, az sonra geliyorum, diyerek öldürüyor... Öyle çok bekledim ki seni ve beklerken öyle çok acı çektim ki, bu acıdan bir kez olsun kurtulmak ve bir an önce kendime dönmek için bir basitlik, sıradan bir bayağılık yapmanı bekledim. Düşün umutsuzluğumu.? Ama yapmadın... Bir kez olsun ağzından sana duyduğum aşkı gölgeleyecek ve bana biraz olsun soluk aldıracak basit kelime, bayağı bir ifade çıkmadı. Ne kadar istesem de seni yok sayamadım. Dedim ya, Tanrı'mdın sen benim... Tanrı kadar mükemmel, Tanrı kadar uzak, Tanrı kadar acımasız... Tanrı kadar umutsuz...
Senin için kendimi ne kadar adasam da senin kim olduğunu, benim için, aşk için, beraberliğimiz için ne düşündüğünü bütün çıplaklığıyla asla bilemeyeceğim. Bu bilinmezlik yüzünden bazen çıldıracağımı düşünüp korktum. Bazen yolda rastladığım delileri bile kıskandığım oldu. Onların özlediği kimse yoktu. Belleklerini tamamen yitirmişlerdi... Hiçbir şey hatırlamıyorlardı. Ama bir kez daha çıldırma şansları yoktu. İşte bu yüzden onları kıskanmaktan vazgeçtim. Aklımı yitirmek istemiyordum. Seni öyle çok seviyordum ki, defalarca ve aynı acıyla tekrar tekrar çıldırmayı göze alabilirdim. Çok acı verse de seni hep hatırlamak istiyordum... Böyle düşününce delirmek bana yavan ve tatsız geldi...
Daha üç gün önce, seninle uyumayı çok özledim, diyordun... Bugünse sesin öyle uzak, öyle yabancı ki... O bir anda solan sesin, solan, hep birdenbire, hep ansızın solan sesin... Tek umudum sesinken, o yavaş yavaş yorulup, içine kapanan sesin... Seni ne kadar sevdiğimi, ne denli çok özlediğimi söylerken, birden sözümü kesip, çok alakasız birşey söylemen ne kadar kırcıydı hep, bunu sen bilemezsin... Ama etkisi çok kısa sürüyordu her defasında... Ben yine sevgimi anlatmaya devam ediyordum, hissedip hissetmediğine bakmadan. Senin gerçekte kim olduğunu bilmeden sana duyduğum aşkı koşulsuzca anlatıp duruyordum sana... Oysa sen misafirdin... Yarın çok önemli işlerin vardı...
telefon görüşmeni bitirip bir an önce uyuman gerekirdi... Senin beklediğin bir sabah vardı... Benimse yok... Ne yaparsan yap... Yarın senin sabahın... Öyle çok acı çektim ki ve bu acı öylesine karşılıksızdı ki, en sonunda senin benden ayrı, benden başka, benden çok uzak biri olduğunu keşfettim...
Senin yaptığın tek şey sevgili, beni içimdeki Tanrı'yla buluşturmak oldu... Bunca zamandır sana haksızlık ettiysem beni affet... Beni bu dertle bırak ve git... Yolun açık olsun... Neden sen yaptın bunu... Neden sen beni içimdeki Tanrı'yla buluşturdun, bunu ne sen, ne de ben bileceğiz... Ama ne zaman bir yerde aşk dense aklıma ilk sen geleceksin... Ama inan senin bunda bir suçun yok... Sen bu dünyanın kurallarına göre yaşayan, herkesin mutlu olmasını isteyen ve zor durumda kalanların yardımına koşan bir insansın... Ama bana yardım etmen için henüz çok erken...
Çünkü sonunda anladım ki, kalbimle benim aramda çok eskiden kalan bir suçum varmış... İçimdeki Tanrı'ya işlediğim suçlar birikmiş benim... Belki de içimdeki Tanrı boşluğu uçmamı ve oradan ilk adını, ilk adımı getirmemi istiyor benden... Artık her şeyimle ona kulak vermeliyim... Oradan döner miyim, dönmez miyim bilmiyorum... Bunda senin hiçbir suçun yok, inan... Sen git yoluna... Benim derdim kendimleymiş... Tanrım dediysem sana, sana onca korkunç yükü yüklediysem, bağışla beni; bütün alçalışım, bütün saçmalayışım, bütün tükenişim kendimleymiş... Kendime çok susadığım bir anda sen geçmişsin yolumdan...
Sanma ki seni unuturum... Buralarda bir aşk olursa, buralarda bir ışık olursa... Buralarda bir güneş doğarsa, ilk çağıracağım sensin... Unutmam seni..

 

  ::..  sana..! 

Sen`i Seviyorum Çocuk.
Kabuslarımın yarısında uykumdan uyandıransın, bir bitişin başlangıcı.
Öfkeli bir sevda benimkisi, kaygılı, korkulu, sessiz.
Gözlerindeki cehennemde kaybolan benin vazgeçilmezisin...

 

  ::..  güne dönersin...
Garına ve akşamına varmamış bir trenle
yolcusun
özlemin, kimliğin ve arka cebinde terlemiş biletinle

sen iki ömrü törpülerken sevgilim
ve sürdürürken o civan ısrarı kederinle
tut ki nice trenler kalkacak dünyanın her yerinde
sonra da biz kalkacağız/topla kendini

şimdi elini tutuşum bir anıdır/sen güne dönersin
tren usul usul gelir/azar azar gidersin
ben de burada özlerim rengini yüzüne yazdığım bir çiçeği
onlarca, yüzlerce, binlerce bölünmüş kanıyorsun
topla kendini...

ve hüzün kara bir bulut gibi çöküyor gözlerine
ötede güz çöküyor üstüne yaz mevsiminin
her mevsimin tükenişi intihar çağrıştırırken bende
güzse hep aynı iklimdir yara yerimde
git !
uzaklığa dolan yol gibi dol hasretime...

 

  ::..  aşk tek kişiliktir.
tek kişilik kalabalıktır aşk.
aşk tek kişiliktir; ikinci bir kişiye bilet yoktur.
kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi,
kendinin mayası; herkes sevgisini sever...
aşk nedir incil'e göre? nedir tevrat'a, zebur'a, kurân'a göre?
bu kitaplardaki aşklar küfürler neyin rengine göre?
insandır, insan aslolan, insana göre
bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde gitmek bir yalnızlıktır.
bütün gitmeler bir yalnızlıktır kalmaya göre...
sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli tortusunu bırakırken ömrümüze; günler, düşlerimize, özlemlerimize...uzaklığın şakağında kaç namlu kimbilir yakın olmasın diye?
sonra biz buradan uçurumlara teslim olan gençliğimizle!
en rezili belki parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor
bu da bir yalnızlıktır...
'yalnızlık bir yağmura benzer'
yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük, bir bir türküleri, telaşlı koşuşları, bir bir silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığımızı feodal tekkelerde ellerimizin üstünde bir el bile yokken bölüştük vuruşları.
sonra bir geceydi ve yalnızdık; çoğalttık susuşları...
yağmura yakalandığımız geceye çarptık; geceye olmadı.
ama biz paramparçaydık!
ve hayat gaspetti o mağrur duruşları...
hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat!
yalnızlığa halay halay ellerim;
kırılası kırılası ellerim!
benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim...
kalemimi silahıyla koruyan, kalemi de silahı da yalnız ellerim;
'yalnızlık bir yağmura benzer'
yağmurda sırılsıklam ellerim...
daha birileri biryerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce...
ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız.
yarayı anlatan, anlatırken; yara ise orada yara olarak yalnız!
destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim!
herkes kendine göre bir yalnızlıktır!
İyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar, doğarken biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık.
şimdi de yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır.
hep mengenede, kaderde en çok da yaşamak bir olasılıktır.
sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır!
yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor ve eskiyoruz...
seviştiğim gece emzirdiğim gecedir,
özümü katarım ona;
geceyi kanatırım gece beni kanatır.
gece insanlığımız
insanlığımız ise yalnızlıktır...
giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor ve insansızlaşıyoruz...
'görgü tanıklarının ifadelerine göre'
günlerin dağınık yüzü ter ve keder içinde;
zanlıları her sabah o resmi geçitlerde...
işte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde;
hayatlarımız diğer hayatların da cesetleriyle...
hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar;
ama kimseler bilse de bilmese de yalnızlık var ey bütün yalnızlıklar!

 

::..  bugün..!


Nedenini bilmediğim bir arzuyla bugün her günkünden daha çok istedim yanımda olmanı.
Kolay değil, sensiz olmak, içinin yarısını boş tutmak, kolay değil her sabah bir martı sesiyle irkilmesi bu yoksul bedenimin.
Ancak bu ayrılığın bir süreliğine oluşu, teselli dolduruyor yüreğime.
Her ne kadar bu sürenin uzunluğunu bilmesek de sonunun olduğunu bilmek umutlandırıcı. Zaten her şey umut edebilmekle başlamadı mı ?
Seni düşünüp de kendimi kaybettiğim vakitlerin anısına yazdım bu mektubu sana.
Bazen otobüste iki sevgilinin başlarını yaslayıp uyurken ki rahatlığında, bazen sokakta babasının elinden tutan bir çocuğun gözlerindeki güvende bulurum seni. Düşündükçe nazım olasım gelir ve hep hasretini bir uçtan bir uca yakasım gelir...
Bir kuş hafifliğinde sana akar yüreğim,yokluğunda yok olmaktan korkarak. Yaşadığı acıları anlatırsa sana göz yaşlarınla yıka yaralarımı yada hiç bekletmeden uçurduğumuz çocuksu uçurtma.

 

::..  onlara..!


 onlar ki
yangınlı ufuklardan yangınlı ufuklara at sürdüler
susuz ve aç topraklara yapışmış karınları
dağlarım kadar mavi umutları
ve bir çiçek gibi güneşe
arzuyla gerinen kadınları
kızları
ve erkekleriyle
merttiler
buğdayın sarısından
insanın arısından
kavganın yarısından
dönmediler
ve onlar ki
yolumuza çam kokulu umutlarıyla
güneşi serdiler

 

 

::..  tahir ve zühre...


 

 

::..  bizim dağlarımız...


Bizimde dağlarımız vardır Che Guevara
Bakma şimdi durgunsa, bir şahan gibi duruyorsa
Yorgundur, savaşlar görmüştür, çeteciler barındırmıştır
Yani satılmış değildir hiç tüfek patlamıyorsa
Alaçamın, mor meşenin ardına silah çatıp yatmaya
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara

Bizim de halkımız vardır Che Guevara
Unutulmuş uzak tarlalar yalazında
Sazıyla, türküleriyle kardeşliğe vurgun
Bütün ulusların halkları gibi
Ve yalnız büyük fırtınalarda kımıldayan
Bizim de halkımız vardır Che Guevara

Bizim de ozanlarımız vardır Che Guevara
Sağ çıkmış güneşiz taş odalardan
Yüreğiyle barışa, sevgiye yönelmiş
Çelik öfke bir yanı, bir yanı uysal mavi
Eğilmeden dimdik geçmiş demir kapılardan
Bizim de yiğit insanlarımız vardır Che Guevara

Bizim de delikanlılarımız vardır Che Guevara
Yokluklardan biyol kopup gelmiş
Üç zeytin, az ekmek üniversitelerde
Su gibi kızlar çarpar önce, alkol vurur
Öfkeli dolanır caddelerde
Ve başkaldırırlar akılları suya erenlerde

Çünkü Vietnam hepimizi Vietnam`ı
Kango hepimizin Kango`su
Bir kere özsu yürümüştür dallara
Parlayacaktır ağır sancılarla karanlıklar
Varmak için o güzel yarınlara
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara

 

::..  dünyam...

Bu girdaplar ve zirveler dünyasında tek başıma dolaşacak yaşta değilim. Kıyıdan seyrettim ummanı... Dünyam kitapların dünyasıydı."Ekmekçi Kadın'ların, Tunçtan Kızlar'ın, Simon ve Mari'lerin dünyası... Kuklalarla dolu bir dünya... Maddecilikle gerdeğe girmeden çok kısa bir flört. Ve... Guliver kompleksi...

 

::..  elin değmiş bu mektuba...


Aşağıdaki satırlar Fransız tarihinin (belki de insanlık tarihinin) en dramatik aşkının kahramanları şair, filozof Abélard ile öğrencisi Héloise'ın birbirlerine yazdıkları mektuplardan alıntılanmıştır. 1079 yılında Nantes yakınlarında doğan Abélard gençliğinde felsefe ile ilgilenir. Eğitimini sürdürmek için Paris'e gider, dinbilim dersleri alır ve konuşmaları ile Paris'i adeta fetheder. 37 yaşında iken 12. Yüzyılın sıradışı kadınlarından; akıllı, eğitimli, güzel, Héloise ile tanışır. Héloise o sırada 15 yaşındadır. Felsefe eğitimi ile başlayan bu tanışıklık tutkulu bir aşka dönüşür ve Héloise 1118'de bir erkek çocuk doğurur. Gizlice evlenirler. Héloise evliliğin Abélard'ın filozof kişiliği ile bağdaşmayacağını düşünmektedir. Héloise'ın dayısı Fulbert gayrimeşru çocuk doğurduğu gerekçesi ile (kimilerine göre yeğeninde gözü de vardır) çifte karşı son derece acımasız eleştirilerde bulunur ve onları taciz eder. Abélard karısını Fulbert'ten korumak için bir manastıra gönderir. Karısını korur, ama kendisini koruyamaz... Fulbert bir iddiaya göre kendi elleri ile Abélard'ı hadım eder. Abélard'ın tüm eserleri mahkeme kararı ile yakılır. Abélard rahip, Héloise rahibe olmuştur. Bir gün Héloise'ın eline bir mektup geçer :
"Elin. elin değmiş bu mektuba "
satırı ile başlayan mektupla Abélard'a cevap yazar...
Gerçekte 7 mektup vardır; ve bu mektupları Ronald Duncan oyunlaştırmıştır.
 

ABÉLARD VE HÉLOISE

Elin. . . elin değmiş bu mektuba.
Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama.
Aşık olduğum elin. O aşka susamışım.
Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.
...........
Çünkü aşkım ölümüm oldu benim.
Şairlik taslamıyorum.
Gerçek bu: Sen olmayan her şey için ölüyüm ben.
Her gün seni unutacağım diye yeminler ediyorum,
Sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.
Zaaflarıma kızıp köpürüyorum,
Sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum.
* * *
İnkar etme beni, kendini, ya da bizi.
Yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim.
Kıskanmaya gücün varsa,
Tek rakibin, öptüğüm mektupları kıskan.
Küçücük bir kuş gibiyim.
Havam sensin es üstüme.
Küçücük bir balık gibiyim.
Suyum sensin ak üstüme.
Suskunluğun çöl olur bana.
Suskunluğunda boğulurum.
* * *
Tanrım! Nasıl da gıpta ediyorum,
Sevgisi bizim gibi olmayanların mutluluğuna.
Nasıl da uğraştım kendimce sana kara çalmaya.
Aklımdan tüm kusurlarını tekrarladım durdum.
Bu da işe yaramadı.
Hatalarında da sen vardın.
Onları hatırlarken erdemlerin geliyordu aklıma.
Filozof dediğin, lafın tek gerçeğinin yine laf olduğunu iyi bilir.
Edebiyatın en iyisi bile küçücük bir yaprak kadar hayat dolu değildir.
* * *
Bu satırları yazarak beni inciten elinden nefret ediyorum şimdi.
En tembel adam bile bir tohum ekebilir,
Marifet bakmakta ektiğin tohuma.
Başkalarının malıysak eğer tutkunun aracı oluruz da,
Asla dillendiremeyiz onu.
Köpeğe tasma takmasan da,
Sadakati bağlar onu sana.
Bilirsin ki isteyerek kalmaktadır yanında.
İşte ben bu özgürlüğü istiyordum...

 

::..  can...


Bütün hayatım vermekle geçti; bilgimi, zamanımı, kalbimi... Başkalarında yaşadım, başkaları için yaşadım. Kendimin olmayan bir dava yüzünden damgalandım ve uğrunda çarmıha gerildiklerim beni taşladılar... Hayatım bir delinin yazdığı hikaye. Ben çakalların bile içmediği bir kaynak...

 

::..  ıstırabım sende... 

ıstırabım sende,
biliyorum konuşacak birşeyimiz yok.
ama yinede gözlerini al gel...
elindeki yarayı, suskunluğunu, acemiliğini,
beni biri severse inanmam,
seni biri sevse utanırsın;
bilmediğin bir hastalığa acımak için bile olsa gel
biliyorum..!
konuşacak birşeyimiz yok...
ama
ıstırabım sende...
mutlaka al gel...

 

::..  vurulduk ey halkım,,, unutma bizi..!

Karanfil boyluyuzdur karanfil huylu, düşersek toprağa ansızın ancak bir karanfil gibi sessiz ve sakin düşeriz. Gümbürtüsü çok sonra, çok sonra dalga dalga duyulur. Yokluğumuz ömür hayat durdukça yayılır. Fena çocuklar değilizdir aslında, ancak habire fenalıklar biçerler ömrümüze. Biz ölünce, en önce bir yetimlik duygusu, ürpertir her yanı öz'ün az'laşması sözün bit'lenmesi gibi, tepeden tırnağa çığlık çığlığa bir hassikter ruh hali. Biz ölünce şanslıysak evvela Can Yücel bir şiir döktürür, hemeninden akabinden, en hoş, en güzel, en canlı fotoğrafımız çoğalır, çoğaltılır. Her yerde artık bitek o fotoğraf kalır. Bir imge, bir düş, bir serap gibi Acı ama gerçek; biz ölünce trajı artar çalıştığımız gazetelerin, yazdığımız kitapların tirajları bir miktar artar. Tanınmışlığımız veya ölme biçimimiz ölçüsünde sokaklarda insanlar kalabalık yürür, polisler daha çoktur bazen
Biz ölünce hayatın o monoton o naif kurgusu kırılır. Bir ünlem bir soru işareti bir hep es geçilmiş karşı karşıya gelinmemiş bir acı bir şır-acı, bir gerçek gibi yabancılaştırma efekti gibi. Biz ölünce on dakika hayatı sorgulama molası olur sanki.!!!
Tekrar ve yeniden bir birine karıştırılıyor, zamanlar!. Mazlumun üzerine üzerine gidiliyor, patlaması isteniyor daha fazla kötülüğe mazeret ve bahane olsun diye, ama herşey çok açık görülüyor işte. Ama artık hiçbirşey de görünmüyor aslında. Ölümümüz yaşamımızdan daha büyük ses getiriyor gene!!!! Karanfiller, güller, mumlar, sloganlar, hiçbirşey almıyor, bitirmiyor insanın acısını, ah'lanmasını vah'lanmasını!! Çünkü aynı filmi tekrar oynatıyorlar!!. Anneler, babalar, oylarıyla çocuklarını öldürenleri meclise gönderiyorlar. Biz ölünce okullar tatil edilmez, bayraklar yarıya inmez. Bir karanfil ne kadar ses çıkarırsa koparılırken, o kadar hikayemiz. Doğal, basit, sıradan ama: gümbür gümbür... Aslıdan fena çocuklar değilizdir. Ancak habire fenalıklar biçerler ömrümüze. Aynı anda hem "hoşgeldin" hem "güle güle" hayatlarımız. Karanfil boyluyuzdur. Karanfil boylu... ÇIIIITTTT....!!!!  

 

::..  şiir..! | 30-ekim-03 . perşembe

mesih şiirdir, gövdesine kan oturmuş ve kızılca gözbebeği, O'dur gemisini alaborada yitiren kaptan, yazmayı hep yaşamaya yeğ tutan, ve O'dur ki bir bedevi kendi çölüne yağmurlar yağdıran, O'dur Isa'nın evrenini keşfeden şeytan....
mesih ey... adım adın, adın adım, adım adım, adandım.... adamdım. adını adlandırdım...
mesih şiirdir....

 

::..  ali..!


  Uzgunum, browseriniz Java(tm) desteklemiyor.
 

 

::..  kaybetmek..! 

Sevgine ihtiyacım var, bana yaklaşan durağanlaşmış beyninde ki düşüncelerin nokta bitişlerine.
Uzaklarda olduğumu düşlediğinde senden bir nebze uzaklaşmadan Sen'li dünlerde ayakta kalma çabalarıma inanmana, parmak uçlarımda ki hislerimden acılarına sebebiyet verenlere olan nefretimin büyümesine olan engelleme çabalarına sahip çıkamayan beynimin aslında kendine verdiği sızılardan vazgeçme gayretleriyle cebelleşip duruyorken bakışlarındaki ışığa ihtiyacım var.
Benliğimde bastırdığım sana olan vazgeçilmez hislerimi beyninde açığa çıkarma duygularımın yüreğimdeki fırtınanın dinmediğini cümlelerimin arasına sıkıştırılmış göğsümün o ince sızısından göğsünün sol yarısına akan hislerimi anlamana ihtiyacım var. "seni sevdiğimi daha önce söylemiş miydim?" cümlesinin dudaklarından çıkarken "hayır" diye anlamsız bir cümle kurup sesindeki sevgiyi defalarca duymak isteyen "ben" in sana ihtiyacı var.
Yanan kalemime dokunmadan sevdalı kalemimin ucundan dökülen yazıların sana ait olduğunu bilmene ihtiyacım var. "Sen"i kaybetmekten her adımda korkan benin sevdanı bilmeye ihtiyacı var...

 

::..  sana..!

Aşk bütün hastalıkların koruyucu hücreleriydi, bitiyordu; hücrelerimizin bir bir ölümünü, acı içinde kıvranarak, ateşler içinde yanarak izliyorduk. İnsanlar, seni içime çektiğimde midemde hissettiğim sancının en acımazını yaşatacak ve kusma gereğini duyacak kadar iğrençleşiyorlardı. Birbirimize olan inancımız can çekişerek ölüyordu ve biz ellerimiz kan ter içinde ölümümüzü izliyorduk, çevremizde ucuz insan ilişkilerinin içine atıyorduk cesetlerimizi, dişlerinin arasında gıcırdatarak vahşice akbabalar gibi tüketiyorlardı sevgimizi, ağızlarından akan kanlar senin defalarca kesmek istediğin damarların oluyor, benim gözlerimden akıyordu...

 

::..  geç

Öyle gitmelerinin verdiği sancı dolanır durur saatlerce beynimin içinde selamsız dostluklara döner duyguların, darağacında sevdasını yitiren genç kızın gözleri olur gözlerim. Dokunur, çırpınır, tutunamaz elim sesine.
O elmanın bir yarısı olmalıydık, üzerinde başkalarının diş izleri kaldı şimdi.

 

::.. yalnızlık

sen bilemezsin paslı bir hançerdir yalnızlık,
gelir en can alacak yerinden vurur.
sen bilemezsin gecenin en uzak saatinde ;
bir böcek nasıl girer beynime kımıldar durur.
sen bilemezsin çaresizlik nasıl boğar insanı,
yaşam bir yerde nasıl çekilmez olur.
tutunacak bir dal aramaktan, koşmaktan, özlemekten,
el yorulur, ayak yorulur, yürek yorulur.
sen bilemezsin bu türlüsünü ölümün...
bilemezsin bir tek kibritin cılız aleviyle ,
benzine bulanmış bir insan nasıl yanar tutuşur...

 

::..  hırçınlığım..!

Kaybettiğim özgürlüğün, tek ödülü sen oldun. Sevmek sıradanlığına sattım tüm anarşilerimi ve dünyayla sevişme isteğimi. Binlerce yıldır süren sıradanlığın ve aynılığın, bir parçası oluşumun sebebi sensin aşkım. Vazgeçemedim senden tüm fırtınalarıma ve kaos özlemime rağmen. Affetmeli miyim kendimi zaman? Belki de o kadar cesur değilim. Uslu ve uyucu yanımla nasıl yol verebilirim ki belirsizliğin ve dengenin kayboluşuna.
Bugünümü hapsetmişken geleceğime nasıl özgür olabilirim. Tüm vahşi çekiciciliğiyle sarmalamışken dört yanımı kolay ve alışılmış bu hayat zincirleri vurmak hiç zor olmadı hayallerime.
Şimdiden biliyorum, tüketeceğim yaşamın, ne olduğunu, hergün ne hissedeceğimi, hergün aynı tatları bıkmadan tekrar kıyacağımı. Tüm heyecanlarımdan ve bireyselliğimden vazgeçişimin nedeni sensin, çocuk kız. Nikotin ve kafein’in tekelinde geçen karanlık zamanlarda yaşarken özgürlüğümü bunun tek yol olduğunu biliyorum. Zamana, düşünceye, insana ve kendime ihanet ederken sadece sana sadık kaldım güzel aşk. Bedelsiz bir özgürlük istemiştin oysa. Ne masumca değil mi?
Hiç hissetmedim onu, hissetmiyorum, hissetmeyeceğim. Çalın benden yarınımı çalın.
Tüm hırçınlığımı kaybetmişken çalın onu. İnsan olduğumu unutmuşken, aşıkken çalın. Zaten....!

 

::.. acaba
Derinlerinizden gelen bir çığlığı susturmak için ellerinle saçlarını yolmaktır bu. Uzaklardaki bir düşü yaşamaktır en keskin bir yaranın içine ekilirken tutam tutam tuz. Parmaklarını çıtlatır gibi kırmak içindeki tüm kemiklerini. Damakların kana kana susamışken sigaranın tadına, ciğerlerin paramparçadır dumandan.

   Hatırlıyor musun acaba hala beni...?

   Sana bakarken yüreğimin ağzıma gelişini ve titreyişi ellerimin tir tir...

üşüyünce ağlıyorsun yalnızım dememek için
uçaklar gemiler trenler çiziyorum duvarlara
kendine bir deniz bul artık bir de rüzgar
parçalanacağın bir uçurum bul bu dünyada
ve tutkun o kenti bırakıp gelmek olmalı
ve gelirken havaya uçurmak bindiğin otobüsü...
ahmet telli

 

::.. kahır

Vazgeçtim bu dünyadan
tek ölüm paklar beni
değmez bu yangın yeri avuç açmaya değmez
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz
değil mi ki ayaklar altında insanoğlu
o kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış
ezilmiş hor görülmüş el emeği göz nuru
ötekiler geçmiş başa
derken mertlik bozulmuş
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adım
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemene
vazgeçtim bu dünyadan
dünyamdan geçtim ama
seni yalnız koymak var ya
o koyuyor adama...