| ::.. yaşamak |
|
Gülmek, "saftır" denme riskini göze
almaktır. Ağlamak ,duygusal görünme riskini... Birine yakınlaşmak
kendini kaptırma riskini göze almaktır. Sevdiğini söylemek ise sevdiğini
yitirme... Duygularını açmak kendini ortaya koyma riskini göze
almaktır... Düşüncelerini söylemek ise "köyden kovulma" riskini göze
almak... Umutlanmak, hayal kırıklığına uğrama; sevmek, karşılık görememe
riskini göze almaktır. Ama riskler alınmalıdır. Çünkü hayatımızın en
büyük riski hiç risk almamaktır. |
| ::.. gidersen yıkılır bu kent |
|
Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında Yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı üşür müydük nar çiçekleri ürperirken Gidersen kim sular fesleğenleri kuşlar nereye sığınır akşam olunca Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu sustuğun yerde birşeyler kırılıyor bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun öpüştüğümüz yerde birşeyler kırılıyor bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına öpüştüğümüz heryer adınla anılıyor bir de seni ekliyorum susuşlarıma Selamsız saygısız yürüyelim sokakları belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar geriye mapusaneler kalır, paslı soğuklar adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız yüreğimize alırız onları, ısıtırız gardiyan olmayız kendi ömrümüze her akşam Gidersen kar yağar avuçlarıma, üşürsün bir ceylan sessizliği olur burada aşklar Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak yangınları anımsatıyor genç ölülere artık Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın devriyeler basıyor karartılmış evleri yine Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür bir tufan olurum sustuğun her yerde |
| ::.. sevgi |
|
|
| ::.. biz olsa idik |
![]()
Eğer bu koy bizde olsaydı; |
| ::.. sen |
|
bu imkansızlıklar bu yaralar hepsi, hepsi insan işi sevda diye bağıran yüzün, bir kitabın en sır satırını okuyan sesin, beni bana düşman eden, ağlamaklı gecelerimin tek temsilcisi ve hiçbir yerde şubesi olmayan yüzün yani baştan ayağa sen.. |
| ::.. yaşamak |
|
Gülmek, "saftır" denme riskini göze
almaktır. Ağlamak ,duygusal görünme riskini... Birine yakınlaşmak
kendini kaptırma riskini göze almaktır. Sevdiğini söylemek ise sevdiğini
yitirme... Duygularını açmak kendini ortaya koyma riskini göze
almaktır... Düşüncelerini söylemek ise "köyden kovulma" riskini göze
almak... Umutlanmak, hayal kırıklığına uğrama; sevmek, karşılık görememe
riskini göze almaktır. Ama riskler alınmalıdır. Çünkü hayatımızın en
büyük riski hiç risk almamaktır. |
| ::.. tükeniş |
|
gül yada kana,,, yaşıyorsam! işte dönüp bu talan evlere, savrulup susan küllere dolanıp, eksilip ağırlaşarak (yanıma, yöreme sokul, gerçeğime düş de gör, gök gürülder, sen beni gidişte gör). Sana sılam diyorsam sılam; ürkek bir serçe yüreğinde de vardı, diyorsam deştiler bağrımı, yüreğim kaldı... Bu yüzden öfkem bir cehennem boyunda... |
| ::.. iki melek |
|
|
| ::.. çılgın ve çirkin |
|
|
| ::.. güneşi içenlerin türküsü |
|
Bu bir türkü:- toprak çanaklarda güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü:- alev bir saç örgüsü! kıvranıyor; kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor esmer alınlarında bakır ayakları çıplak kahramanların! Ben de gördüm o kahramanları, ben de sardım o örgüyü, ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim! en de içtim toprak çanaklarda güneşi. Ben de söyledim o türküyü! Yüreğimiz topraktan aldı hızını; altın yeleli aslanların ağzını yırtarak gerindik! Sıçradık; şimşekli rüzgarlara bindik!. Kayalardan kayalarla kopan kartallar çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını. Alev bilekli süvariler kamçılıyor şaha kalkan atlarını! AKIN VAR GÜNEŞE AKIN! GÜNEŞİ ZAPTEDECEĞİZ GÜNEŞİN ZAPTI YAKIN! Düşmesin bizimle yola: evinde ağlayanların gözyaşlarını boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar! Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! İşte: şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini; şu güneşten düşen ateşe fırlat; yüreğini yüreklerimizin yanına at! AKIN VAR GÜNEŞE AKIN! GÜNEŞİ ZAPTEDECEĞİZ GÜNEŞİN ZAPTI YAKIN! Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk! Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız, toprak kokuyor bakır sakallarımız! Neşemiz sıcak! kan kadar sıcak, delikanlıların rüyalarında yanan o... kadar sıcak! Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak, ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz güneşe doğru! Ölenler dövüşerek öldüler; güneşe gömüldüler. Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! |
| ::.. bir martıyı ağlattın sen |
|
bir martıyı ağlattın işte bir çocuk garanti intihar eder artık kütür kütür küfrediyor gece imanıma bir yaprak kırılıp suya düşüyor su yaralanıyor su kanıyor şelale! ah nasıl titredim tensiz bir piyanist büküldü sanki kesişen ayrışık doğrular gibi çarpışıverdim yüzünle. Yüzün öyle düzgün suna bir elyazısı yüzün yüzüme aksedince yüzün ayna alnımda yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı! bitmemiş bir ömrün yalanısın sen: kabuslarımın tabiri çocukluğumun arta kalanısın! öldüreceğim kendimi dudaklarınla dudakların etle, şehvetle seferber sen! bana inen son kutsal kitap son fakir yatır son aciz peygamber! bir martıyı ağlattın işte bir çocuk garanti intihar eder artık... |
| ::.. sana |
|
Ben seni kocaman bir yürekle sevdim.
Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp ,
geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en
değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın. Çok aşka ev
sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni.
Herhangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne
de uğurlama. O yüreğin gerçek sahibiydin. Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz
ya... Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Çiçek çiçek açtın
yüreğimde. Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında. Taze
bir yaprak gibi yeşildin. Açalyaydın pembeliğinle. Üzerine çiğ taneleri
düşmüş sarı güldün. Kırmızıydın bir ateş gibi. Ve maviydin... En çok bu
renkle anmayı sevdim seni. Denize tutkundum, denizi sensiz, seni
de denizsiz düşünemedim. Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları
da... Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın
sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni
düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni
öylesine güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek
olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle... Her şeye
rağmen sevdim seni. Güçlüydüm ve aşamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Koca
bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim. Sen elimden tuttuğunda,
patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi. Menzil sendin ve
ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim. Sana
ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim. Sana
ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm. Ve o göle bir tek sen
girebilirdin. Sevdim ve hayrandım da... Her halin çekti beni. Duruşunu,
uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını,
çocukluğunu, olgunluğunu sevdim. Sesini de sevdim suskunluğunu da. Küçük
oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o
doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman.
Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar
derin olmadı. Seni severken yorulmadım. Çünkü sen yaşam kaynağıydın. Her
gün yenilendim. Seninle çoğaldım, büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa
tamamladın. Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin. |
| ::.. sustur beni |
|
Dilimde keskin bir bıçak gibi gezin Ben ki ölümsüzlüğe inanırım bilirsin Ben ki şiirlere Sustur beni, kaldır beni, öp beni ağzımdan Sustur beni Bir gün vuracaklar beni biliyorum Tam sana sarılmışken tam sırtımdan Döne döne girecek bir kurşun tam sırtımdan Gecenin en karanlık yerinde yedi el silah sesi Yedi damla kan dökülecek dudaklarına Dudaklarımdan ...... |
| ::.. sana akıyorum..! |
|
Sana akıyorum, hiçbir şey bu akışı geri çeviremiyor. Çünkü sen her taraftasın. Sağımda, solumda, arkamda, karşımda. Ne yana dönsem, ne yana yol almaya kalsam ulaşılacak her noktada sen duruyorsun. Sana akıyorum, çünkü senin yolunda yürüyorum. Önüme çıkan hiçbir sapak, hiçbir kavşak ilgilendirmiyor beni. Yürümenin en zor olduğu yol bu belki de. Ama tozundan, toprağından çakıllından, çalısından şikayetçi değilim ben bu yolun. Sana ulaşmak için attığım her adımla mutlu oluyorum. Sana akıyorum, çünkü hayatın akışı kadar doğal sana akışım. Doğa, her cinsin yaşayabilmesi için nasıl kurallar koymuşsa, benim yaşamamın da var olmamın da kuralı sensin. Sana akıyorum, çükü sesin de cisminde kuşatmış durumda beni. Senin kuşatmana karşı savunma yapmıyorum. Kalemin bütün kapıları açık. Yıkıcı bir kuşatma olmadığını biliyorum. Böyle bir teslimiyet rahatsız etmiyor beni. Sana akıyorum, çünkü yüzüne gözlerin, ellerine baktıkça kendimi görüyorum. Sesine yüklediğin gizli anlamları çözerken hep kendimden bir şey buluyorum. Sana akıyorum, çünkü paylaşacak daha çok şeyimiz var. Bugüne kadar paylaştığımız her şey, daha sonra paylaşacaklarımızın da habercisi. Hayatın herhangi bir yerinde bir çiçeği birlikte tutup, birlikte koklamak, sonra o kokunun bize verdiği hazla sıkı sıkı sarılmak istiyorum sana. Sana akıyorum, çünkü bir insanı tutkuyla, beklentisiz, delice sevmenin ne anlama geldiğini biliyorum. Birini böyle seveceksem, bu sadece sen olmalısın. Sana akıyorum, çünkü seninle yaşamak sonu hiç gelmeyecek bir şölene benziyor. Bu şölenin tadını çıkarıyorum. Böylesine keyifli, böylesine eğlenceli bir şöleni yarıda bırakıp gitmek istemiyorum. Sana akıyorum, çünkü “hayatın uslanmaz ruhusun” sen. İşte ben bu ruha aşığım aslında. Seninle yenileniyorum, seninle yüreğime çöreklenmiş ne kadar kötülük varsa hepsinden bir anda arınıyorum. Sana akıyorum. Bütün coşkumla... aşka dair ne varsa benimle birlikte onlar da karıyor sana. Benim gibi coşkun bir denizi aktığı yolu çok iyi bilen bir ırmağa çevirebilecek tek güç sendin. Orada kal. Ayrılma yolumun üzerinden. Sana ulaşamasam bile bu yolda olmak da yeterli bana. |
| ::.. sen yoktun..! |
|
Ciddi kararlar alıyorum, ciddiyetsiz ciddi kararlar. Sevgimin
paylaşılmazlığının büyüklüğünden seni terk etmenin eşiğine gelen beynim bu
kararları alıyor, buna mantıklı kararlar diyorlar, İçimdeki çocuğun
ölümünden sonra daha kolay oluyor daha acımasız kararlar alabiliyorum.
Göğsümün tam ortasında hazımsız sızı büyüdükçe büyüyor böylece. Sevdiğim
insanları kırmak zor değil insan güdülerimin ortaya çıktığını yaşıyorum. |
| ::.. içimizdeki yanardağ..! |
|
Siz uyurken başınızda nöbet tutmak istiyorum. Karanlık pusulardan korumak istiyorum düşlerinizi. Biz bir doğumun iki ucuyuz ve bir karanfil gibi büyüttük yüreğimizi. Bir karanfil hayata sevdalı. Bir karanfil özgür şarkılar için. Şarkılarınızda bana da yer açın ve daha da genişlesin avuçlarımdaki harita. Serip o haritayı yemek yediğimiz masaya savaş planları yapalım birlikte. Aşk bir savaştır ve iki kişilik bir ordu bile yeter zafer kazanmaya. Beni zaferinize kabul edin... Ben aşkınının militanıyım. Çekip fünyesini kalbimin aramızdaki engellere doğru koşuyorum. Birazdan büyük bir patlamayla aydınlanacak gece ve o bir saniyelik aşk en uzun hayatlardan daha uzun kalacak yeryüzünde. Bana kutsallarım için ölmeyi öğretin ve ben hiç sönmeyen bir ateşe avuçlarımızı uzatmanın güzelliğini haykırayım sana. Bütün güzellikleri haykırayım sesim bir sarhoşun hiç ayılmak istemeyen gözleriyle tarif edilsin. Fakat hiç kimsenin tarif etmesine izin vermeyelim içimizdeki yanardağı... Beş parmağın beşide birdir birbirimize uzattığımız elde ve tut kalbimi sıkmaktan dolayı terlemiş ellerimi, tut ve onlara dünyayı tanıt. Bütün toprakları, bütün ağaçları, bütün hayvanları, bütün çiçekleri, bütün köyleri, bütün ışıkları, bütün sesleri tek tek tanıt ellerime. Siyah Sim ışıltılarını anlat ellerime... Seni kavgamın kenar mahallesine davet ediyorum Sevdam.! ve kavgamızın kanatlarına kanatlarımı eklemek istiyorum. Uçmak özgürlük sevdalılarının işidir. Özgürlük sevdalılarının işidir yüksek duvarların ardındaki bahçelerden meyve çalmak ve aşkı tanıtmak Sende insanlığa. |
| ::.. içimizdeki yanardağ..! |
|
Ben herkesi terk ettim... Ne ailem, ne dostlarım, ne
yakınlarım var... Seninse bir işin, sevenlerin var...Benimse senden başka
kimsem yok... Ama senin bundan haberin yok. Sen normal hayatını
sürdürüyorsun. Arkadaşların arıyor. Şairin dediği gibi, evinde güneş hiç
batmıyor... Bense kimsesiz çocukluğuma sarılmış, kıyasıya üşüyorum... Sen beni aramıyorsun ya... Sen galip ve güçlüsün ya... Sen uzak bahçelerde soğuk toprakların altında ölü köpeğini bir kez olsun ziyaret etmiyorsun ya... Ben de benim gibi alabildiğine sevmiş, ama beklediğini bulamamış, hep terkedilmiş, hep yarı yolda çocukluğuyla birlikte karanlık bir gecenin ortasında bırakılmış, aşkla yaralanmış arkadaşlarımı, yakınlarımı arıyorum telefonla... Onlara çektikleri acıları soruyorum. Hiçbir şey söylemiyorlar bana, uzak bir yerden susuyorlar sanki... Çok acı çektiklerini seslerindeki ıssızlıktan anlıyorum. Kanayan sesim bu ıssızlıkta yankılanıyor. Bencillik mi, umutsuzluk mu bu bilmiyorum, ama aşk acısıyla yankılanan her ses bana seni hatırlatıyor. Aşk bir boşlukta durmadan çırpınıştır sevgili... Bunu senin varlığın öğretti bana. Aşk bir boşlukta inadına çırpınıştır... Bunu senin yokluğun öğretti bana. Yine ben arıyorum. Sen beni arayacaktın, dayanamadım ben aradım. Telefonun kapalı yine... Yine o aşağılık kadınlar ve erkekler... Yine "Aranan aşka ulaşılamıyor" diyen gaipten gelen sesler... Evet, geç oldu. Kim bilir saat gecenin kaçı... Uyuman lazım... Sabah dinlenmiş ve sağlıklı uyanmalısın...Yapman gereken işler var; yoğunsun, biliyorum... Sen Tanrı'sın ya, senin her yere yetişmen lazım... Bense buradayım, beni bıraktığım imkansız ve uzun gecede... Gidecek hiçbir yerim yok... Beklediğim bir sabah da yok... Kimseye yetişmek zorunda değilim. Çünkü, gerçeklerden nefret ediyorum. Beni senden alıp koparan bu dünyadan nefret ediyorum. Yapabildiğim tek şey seni düşünüp ağlamak... İp gibi akıyor gözyaşlarım... Dudaklarımda toplanıyor önce, sonra da ağzımın içine giriyor. Gözyaşlarımın tadının ne kadar güzel olduğunu anlatacak kimsem bile yok... Aşk soyludur, gizemlidir, sessiz ve derinden yaşanır; ama bazen acısı öylesine zorlar ki insanı , bunu olsun birine anlatmak ister.Ama bulamaz. Yoktur... Herkes gelecek olan sabaha hazırlanmak için bu dünyayı kabullenmiştir. İşte bu kabulleniştir beni çılgına çeviren; bu kabulleniştir bende ne kadar uslu, boyun eğmiş, her hesaplaşmayı sonraya erteleyen ne kadar sabır ve incelik varsa, içimden kanatarak söküp atmaya çağıran. O anda sevgili yoktur gözümde, o an sen yoksundur... Aşkından ve umutsuzluğundan soluksuz kalan bir at gibiyimdir. Rakip tanımayan, ama çaresizliğinden ne tarafa koşacağını bilemeyen bir at... Öfkesi ve aşkı ona zaman kaybettirir; bütün yarışlardan çıkartılır. Ama onun derdi bu değildir; o boğuluyordur; bütün yarışların ve bütün hesapların dışında kalmıştır, ama onun öfkesi başkadır... Onu bu hale getireni delice özlüyor ve bu yüzden soluk alamıyordur. Bu umutsuzluktan çıkabilmek için şuursuzca, ne yaptığını bilmeden en güçlü, en hayati damarını dönüp ısırır. Biraz olsun soluk alabilmek için, geriye dönüşsüz bir şekilde ısırır kendini... İşte ben de o at gibiyim... Çıldırmışım sensiz bu gecede, bu günlerde... Soluk alabilmek için en hayati damarımı ısırıp kopartmaktan başka çarem yok... Çünkü o at gibi ben de bu dünyanın ritmine uyamıyorum. Bu dünyanın ayak oyunlarına, soğukkanlılığına... Neyin doğru, neyin yalan olduğuna bir türlü inanamıyorum...Her söylenene hemen inanıyor, hemen kalbimi ortaya koyuyorum... O mağrur, o kimsesiz kalbimi... Bazen dünyada bunca aç insan varken, savaşlarda haksız yere ölen bunca insan varken, sadece seni düşünüyor olmaktan utanmam gerektiğini düşünmüyor değilim. Ama inan hiç utanmıyorum. Çünkü ben seni böyle umutsuzca sevdikçe, o aç insanları, o savaşta hayatını yitiren insanları daha iyi, daha derinden anlıyorum. Onların benden farkı yok ki... Ben de açım... Her saniye sevgisizlikten soluğum kesiliyor... Tıpkı açların olduğu gibi... Her saniye soluğum umutsuzluktan kesiliyor... Tıpkı savaştan ölenler gibi... Açlık ve savaş aslında kalplerde başlıyor ve kalplerde sürüyor. Herkes birbirini bir şekilde öldürüyor. Bazen aç bırakarak, kimi kez siperlerde kurşunlayarak... Bazen de sevgisine karşılık vermeyerek... SUSARAK öldürüyor. Kim olduğunu, sevip sevmediğini, aşktan ne anlayıp ne anlamadığını, yarından ne beklediğini anlatmayarak ve herşeyi bir sonraki güne erteleyerek, ben seni sonra ararım, şu an çok meşgulüm, az sonra geliyorum, diyerek öldürüyor... Öyle çok bekledim ki seni ve beklerken öyle çok acı çektim ki, bu acıdan bir kez olsun kurtulmak ve bir an önce kendime dönmek için bir basitlik, sıradan bir bayağılık yapmanı bekledim. Düşün umutsuzluğumu.? Ama yapmadın... Bir kez olsun ağzından sana duyduğum aşkı gölgeleyecek ve bana biraz olsun soluk aldıracak basit kelime, bayağı bir ifade çıkmadı. Ne kadar istesem de seni yok sayamadım. Dedim ya, Tanrı'mdın sen benim... Tanrı kadar mükemmel, Tanrı kadar uzak, Tanrı kadar acımasız... Tanrı kadar umutsuz... Senin için kendimi ne kadar adasam da senin kim olduğunu, benim için, aşk için, beraberliğimiz için ne düşündüğünü bütün çıplaklığıyla asla bilemeyeceğim. Bu bilinmezlik yüzünden bazen çıldıracağımı düşünüp korktum. Bazen yolda rastladığım delileri bile kıskandığım oldu. Onların özlediği kimse yoktu. Belleklerini tamamen yitirmişlerdi... Hiçbir şey hatırlamıyorlardı. Ama bir kez daha çıldırma şansları yoktu. İşte bu yüzden onları kıskanmaktan vazgeçtim. Aklımı yitirmek istemiyordum. Seni öyle çok seviyordum ki, defalarca ve aynı acıyla tekrar tekrar çıldırmayı göze alabilirdim. Çok acı verse de seni hep hatırlamak istiyordum... Böyle düşününce delirmek bana yavan ve tatsız geldi... Daha üç gün önce, seninle uyumayı çok özledim, diyordun... Bugünse sesin öyle uzak, öyle yabancı ki... O bir anda solan sesin, solan, hep birdenbire, hep ansızın solan sesin... Tek umudum sesinken, o yavaş yavaş yorulup, içine kapanan sesin... Seni ne kadar sevdiğimi, ne denli çok özlediğimi söylerken, birden sözümü kesip, çok alakasız birşey söylemen ne kadar kırcıydı hep, bunu sen bilemezsin... Ama etkisi çok kısa sürüyordu her defasında... Ben yine sevgimi anlatmaya devam ediyordum, hissedip hissetmediğine bakmadan. Senin gerçekte kim olduğunu bilmeden sana duyduğum aşkı koşulsuzca anlatıp duruyordum sana... Oysa sen misafirdin... Yarın çok önemli işlerin vardı... telefon görüşmeni bitirip bir an önce uyuman gerekirdi... Senin beklediğin bir sabah vardı... Benimse yok... Ne yaparsan yap... Yarın senin sabahın... Öyle çok acı çektim ki ve bu acı öylesine karşılıksızdı ki, en sonunda senin benden ayrı, benden başka, benden çok uzak biri olduğunu keşfettim... Senin yaptığın tek şey sevgili, beni içimdeki Tanrı'yla buluşturmak oldu... Bunca zamandır sana haksızlık ettiysem beni affet... Beni bu dertle bırak ve git... Yolun açık olsun... Neden sen yaptın bunu... Neden sen beni içimdeki Tanrı'yla buluşturdun, bunu ne sen, ne de ben bileceğiz... Ama ne zaman bir yerde aşk dense aklıma ilk sen geleceksin... Ama inan senin bunda bir suçun yok... Sen bu dünyanın kurallarına göre yaşayan, herkesin mutlu olmasını isteyen ve zor durumda kalanların yardımına koşan bir insansın... Ama bana yardım etmen için henüz çok erken... Çünkü sonunda anladım ki, kalbimle benim aramda çok eskiden kalan bir suçum varmış... İçimdeki Tanrı'ya işlediğim suçlar birikmiş benim... Belki de içimdeki Tanrı boşluğu uçmamı ve oradan ilk adını, ilk adımı getirmemi istiyor benden... Artık her şeyimle ona kulak vermeliyim... Oradan döner miyim, dönmez miyim bilmiyorum... Bunda senin hiçbir suçun yok, inan... Sen git yoluna... Benim derdim kendimleymiş... Tanrım dediysem sana, sana onca korkunç yükü yüklediysem, bağışla beni; bütün alçalışım, bütün saçmalayışım, bütün tükenişim kendimleymiş... Kendime çok susadığım bir anda sen geçmişsin yolumdan... Sanma ki seni unuturum... Buralarda bir aşk olursa, buralarda bir ışık olursa... Buralarda bir güneş doğarsa, ilk çağıracağım sensin... Unutmam seni.. |
| ::.. sana..! |
|
Sen`i Seviyorum Çocuk. |
| ::.. güne dönersin... |
|
Garına ve akşamına varmamış bir trenle yolcusun özlemin, kimliğin ve arka cebinde terlemiş biletinle sen iki ömrü törpülerken sevgilim ve sürdürürken o civan ısrarı kederinle tut ki nice trenler kalkacak dünyanın her yerinde sonra da biz kalkacağız/topla kendini şimdi elini tutuşum bir anıdır/sen güne dönersin tren usul usul gelir/azar azar gidersin ben de burada özlerim rengini yüzüne yazdığım bir çiçeği onlarca, yüzlerce, binlerce bölünmüş kanıyorsun topla kendini... ve hüzün kara bir bulut gibi çöküyor gözlerine ötede güz çöküyor üstüne yaz mevsiminin her mevsimin tükenişi intihar çağrıştırırken bende güzse hep aynı iklimdir yara yerimde git ! uzaklığa dolan yol gibi dol hasretime... |
| ::.. aşk tek kişiliktir. |
|
tek kişilik kalabalıktır aşk. aşk tek kişiliktir; ikinci bir kişiye bilet yoktur. kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası; herkes sevgisini sever... aşk nedir incil'e göre? nedir tevrat'a, zebur'a, kurân'a göre? bu kitaplardaki aşklar küfürler neyin rengine göre? insandır, insan aslolan, insana göre bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde gitmek bir yalnızlıktır. bütün gitmeler bir yalnızlıktır kalmaya göre... sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli tortusunu bırakırken ömrümüze; günler, düşlerimize, özlemlerimize...uzaklığın şakağında kaç namlu kimbilir yakın olmasın diye? sonra biz buradan uçurumlara teslim olan gençliğimizle! en rezili belki parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor bu da bir yalnızlıktır... 'yalnızlık bir yağmura benzer' yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük, bir bir türküleri, telaşlı koşuşları, bir bir silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığımızı feodal tekkelerde ellerimizin üstünde bir el bile yokken bölüştük vuruşları. sonra bir geceydi ve yalnızdık; çoğalttık susuşları... yağmura yakalandığımız geceye çarptık; geceye olmadı. ama biz paramparçaydık! ve hayat gaspetti o mağrur duruşları... hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat! yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası kırılası ellerim! benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... kalemimi silahıyla koruyan, kalemi de silahı da yalnız ellerim; 'yalnızlık bir yağmura benzer' yağmurda sırılsıklam ellerim... daha birileri biryerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız. yarayı anlatan, anlatırken; yara ise orada yara olarak yalnız! destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim! herkes kendine göre bir yalnızlıktır! İyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar, doğarken biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. şimdi de yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır. hep mengenede, kaderde en çok da yaşamak bir olasılıktır. sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır! yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor ve eskiyoruz... seviştiğim gece emzirdiğim gecedir, özümü katarım ona; geceyi kanatırım gece beni kanatır. gece insanlığımız insanlığımız ise yalnızlıktır... giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor ve insansızlaşıyoruz... 'görgü tanıklarının ifadelerine göre' günlerin dağınık yüzü ter ve keder içinde; zanlıları her sabah o resmi geçitlerde... işte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatlarımız diğer hayatların da cesetleriyle... hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de bilmese de yalnızlık var ey bütün yalnızlıklar! |
| ::.. bugün..! |
|
|
| ::.. onlara..! |
|
|
| ::.. tahir ve zühre... |
|
|
| ::.. bizim dağlarımız... |
|
|
| ::.. dünyam... |
|
Bu girdaplar ve zirveler dünyasında tek başıma dolaşacak yaşta değilim. Kıyıdan seyrettim ummanı... Dünyam kitapların dünyasıydı."Ekmekçi Kadın'ların, Tunçtan Kızlar'ın, Simon ve Mari'lerin dünyası... Kuklalarla dolu bir dünya... Maddecilikle gerdeğe girmeden çok kısa bir flört. Ve... Guliver kompleksi... |
| ::.. elin değmiş bu mektuba... |
|
ABÉLARD
VE HÉLOISE |
| ::.. can... |
|
|
| ::.. ıstırabım sende... |
|
ıstırabım sende,
|
| ::.. vurulduk ey halkım,,, unutma bizi..! |
|
Karanfil boyluyuzdur
karanfil huylu, düşersek toprağa ansızın ancak bir karanfil gibi sessiz ve
sakin düşeriz. Gümbürtüsü çok sonra, çok sonra dalga dalga duyulur.
Yokluğumuz ömür hayat durdukça yayılır. Fena çocuklar değilizdir aslında,
ancak habire fenalıklar biçerler ömrümüze. Biz ölünce, en önce bir
yetimlik duygusu, ürpertir her yanı öz'ün az'laşması sözün bit'lenmesi
gibi, tepeden tırnağa çığlık çığlığa bir hassikter ruh hali. Biz ölünce
şanslıysak evvela Can Yücel bir şiir döktürür, hemeninden akabinden, en
hoş, en güzel, en canlı fotoğrafımız çoğalır, çoğaltılır. Her yerde artık
bitek o fotoğraf kalır. Bir imge, bir düş, bir serap gibi Acı ama gerçek;
biz ölünce trajı artar çalıştığımız gazetelerin, yazdığımız kitapların
tirajları bir miktar artar. Tanınmışlığımız veya ölme biçimimiz ölçüsünde
sokaklarda insanlar kalabalık yürür, polisler daha çoktur bazen |
| ::.. şiir..! | 30-ekim-03 . perşembe |
|
mesih şiirdir,
gövdesine kan oturmuş ve kızılca gözbebeği, O'dur gemisini alaborada
yitiren kaptan, yazmayı hep yaşamaya yeğ tutan, ve O'dur ki bir bedevi
kendi çölüne yağmurlar yağdıran, O'dur Isa'nın evrenini keşfeden
şeytan.... |
| ::.. ali..! |
|
|
| ::.. kaybetmek..! |
|
Sevgine ihtiyacım var, bana
yaklaşan durağanlaşmış beyninde ki düşüncelerin nokta bitişlerine.
|
| ::.. sana..! |
|
Aşk bütün hastalıkların koruyucu hücreleriydi, bitiyordu; hücrelerimizin bir bir ölümünü, acı içinde kıvranarak, ateşler içinde yanarak izliyorduk. İnsanlar, seni içime çektiğimde midemde hissettiğim sancının en acımazını yaşatacak ve kusma gereğini duyacak kadar iğrençleşiyorlardı. Birbirimize olan inancımız can çekişerek ölüyordu ve biz ellerimiz kan ter içinde ölümümüzü izliyorduk, çevremizde ucuz insan ilişkilerinin içine atıyorduk cesetlerimizi, dişlerinin arasında gıcırdatarak vahşice akbabalar gibi tüketiyorlardı sevgimizi, ağızlarından akan kanlar senin defalarca kesmek istediğin damarların oluyor, benim gözlerimden akıyordu... |
| ::.. geç |
|
Öyle gitmelerinin verdiği sancı
dolanır durur saatlerce beynimin içinde selamsız dostluklara döner
duyguların, darağacında sevdasını yitiren genç kızın gözleri olur
gözlerim. Dokunur, çırpınır, tutunamaz elim sesine. |
| ::.. yalnızlık |
|
sen bilemezsin paslı bir hançerdir yalnızlık, |
| ::.. hırçınlığım..! |
|
Kaybettiğim özgürlüğün, tek ödülü sen
oldun. Sevmek sıradanlığına sattım tüm anarşilerimi ve dünyayla sevişme
isteğimi. Binlerce yıldır süren sıradanlığın ve aynılığın, bir parçası
oluşumun sebebi sensin aşkım. Vazgeçemedim senden tüm fırtınalarıma ve
kaos özlemime rağmen. Affetmeli miyim kendimi zaman? Belki de o kadar
cesur değilim. Uslu ve uyucu yanımla nasıl yol verebilirim ki
belirsizliğin ve dengenin kayboluşuna. |
| ::.. acaba |
|
Derinlerinizden gelen bir çığlığı susturmak için ellerinle
saçlarını yolmaktır bu. Uzaklardaki bir düşü yaşamaktır en keskin bir
yaranın içine ekilirken tutam tutam tuz. Parmaklarını çıtlatır gibi kırmak
içindeki tüm kemiklerini. Damakların kana kana susamışken sigaranın
tadına, ciğerlerin paramparçadır dumandan.
Hatırlıyor musun acaba hala beni...? Sana bakarken yüreğimin ağzıma gelişini ve titreyişi ellerimin tir tir... üşüyünce ağlıyorsun yalnızım dememek için |
| ::.. kahır |
|
Vazgeçtim bu dünyadan |